Sermaye şirketlerinin finansman yapılarının güçlendirilmesi, işletmelerin borçlanma yerine öz kaynaklarla finanse edilmesinin teşvik edilmesi ve bu suretle makroekonomik ölçekte finansal dayanıklılığın artırılması amacıyla vergi sistemimize entegre edilen Nakdi Sermaye İndirimi müessesesi, 5520 sayılı Kurumlar Vergisi Kanunu’nun (“KVK”) 10. maddesinin 1. fıkrasına eklenen (ı) bendi ile yasal dayanağına kavuşmuştur. İşbu hüküm ile birlikte sermaye şirketleri, ticaret siciline tescil ettirerek nakdi olarak artırdıkları sermaye tutarları üzerinden, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (“TCMB”) tarafından açıklanan ticari kredi faiz oranları dikkate alınarak hesaplanan tutarın belirli bir kısmını kurumlar vergisi matrahından indirebilmektedir.
Ancak yasa koyucu, sağlanan bu indirim hakkını mutlak bir serbesti olarak düzenlememiş; sermayenin gerçek anlamda üretime, istihdama ve ticari döngüye sevk edilmesini temin etmek amacıyla birtakım sınırlamalar getirme konusunda yürütme organına yetki vermiştir. Bu yetki kapsamında yayımlanan 2015/7910 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı uyarınca; ilgili hesap dönemindeki toplam gelirlerinin %25’i veya daha fazlası pasif nitelikli gelirlerden oluşan kurumlar için indirim oranı %0 (sıfır) olarak belirlenmiştir.
Uygulamada, vergi idaresi ile vergi mükelleflerini sıkça karşı karşıya getiren ve hukuki ihtilaflara sebep olan temel sorun tam olarak, şirketlerin ticari faaliyetleri kapsamında doğan kur farkı gelirlerinin, yasa koyucunun %0 olarak belirlediği indirim oranına bağlanan pasif nitelikli gelir kapsamına dâhil edilip edilemeyeceğidir.
Vergi Hukukunda Pasif Gelir ile Aktif Ticari Kazanç Ayrımı
Bir gelirin nakdi sermaye artışları veya yeni kurulan sermaye şirketlerinde ödenmiş sermayenin nakit olarak karşılanan kısmı üzerinden indirimden yararlanabilmesi hususu değerlendirilirken aktif kazanç veya pasif gelir niteliğini tespit edebilmek için öncelikle KVK’nın 10. maddesinin 1. fıkrasının (ı) bendinin lafzına ve amacına bakmak gerekir. Kanun koyucu, indirim hakkını kısıtlayan gelirleri şu şekilde sınırlandırmıştır:
“…kurumun esas faaliyeti kapsamında olmayan faiz, kâr payı, kira, lisans ücreti, menkul kıymet satış geliri gibi pasif nitelikli gelirler…”
Kanun metnindeki bu tanımlamadan açıkça anlaşılacağı üzere, vergi hukukunda bir iradın pasif nitelikli gelir olarak nitelendirilebilmesinin kurucu ve asli unsuru, gelirin kurumun esas faaliyeti kapsamında olmamasıdır.
Vergi hukuku doktrininde pasif gelir; bir şirketin aktif bir ticari organizasyon yürütmeksizin, fiili bir emek harcamaksızın veya ticari bir risk üstlenmeksizin, elindeki âtıl sermayeyi salt finansal piyasalarda değerlendirmesi neticesinde elde ettiği iratlar olarak tanımlanmaktadır. Kanun koyucunun faiz, temettü veya iştirak kazançlarını açıkça madde metninde saymasının temel nedeni de bu rantiye niteliğidir.
Ticari Alacak ve Borçlardan Doğan Kur Farklarının Hukuki Mahiyeti
Ticari hayatın dinamikleri gereği, hangi sektörde olursa olsun şirketler, esas faaliyetleri kapsamındaki ticari anlaşmalara istinaden yabancı para cinsinden alacaklara sahip olabilmekte, borçlanabilmekte veya ticari avans hareketlerinde bulunabilmektedir.
213 sayılı Vergi Usul Kanunu’nun (“VUK”) 280. maddesi uyarınca, yabancı para cinsinden olan bu varlık ve yükümlülüklerin geçici vergi ve hesap dönemi sonlarında borsa rayiciyle veya TCMB kurlarıyla zorunlu olarak değerlemeye tabi tutulması yasal bir zorunluluktur. İşbu zorunlu değerleme neticesinde bilançolarda oluşan kur farkı gelirleri, idari pratikte genellikle KVK’daki “gibi” edatı geniş yorumlanarak pasif gelir kapsamına alınmakta ve mükelleflerin yasal indirim hakları %0 oran esas alınarak uygulanmamaktadır.
Oysaki işletmenin esas faaliyet konusu çerçevesinde doğan ticari bir ilişkinin ifası sırasındaki mecburi değerlemeden kaynaklanan kur farkı; âtıl bir fonun yatırım amacıyla spekülatif bir şekilde değerlendirilmesinden değil, doğrudan doğruya aktif ticari operasyonun kendisinden doğmaktadır. Bu sebeple mükellefin esas faaliyet konusu ticari ilişkiden doğan kur farkı, bağımsız bir nema geliri değil, asli ticari kazancın ayrılmaz ve organik bir türevidir.
Verginin Kanuniliği İlkesi ve Yargı İçtihatları Işığında Değerlendirme
Vergi hukukunun anayasal temelini oluşturan verginin yasallığı ilkesi, vergi yükümlülüğüne ilişkin indirim, istisna ve muafiyetlerin kanunla düzenlenmesini, sınırlarının ise net bir şekilde çizilmesini emreder. Uygulamada idarelerin, kanun metninde açıkça kur farkı yer almamasına rağmen, “gibi” edatından hareketle yorum yoluyla kapsamı mükellef aleyhine genişletmesi hukuki belirlilik ilkesini zedelemektedir.
İdarenin kanun koyucu yerine geçerek kural ihdas etmesi, Anayasa Mahkemesi (“AYM”) içtihatlarında mülkiyet hakkının ve kanunilik ilkesinin ihlali olarak değerlendirilmektedir. Nitekim AYM, idarenin düzenleyici işlem sınırlarını belirlediği bir kararında şu temel ilkeyi ortaya koymuştur:
“Kanun ile her konuyu bütün kapsam ve ayrıntılarıyla düzenlemenin mümkün bulunmadığı durumlarda çerçevesi çizilerek bu sınırlar içinde kalmak koşuluyla idareye düzenleyici işlem yapma yetkisi verilebilir. Ancak yürütme organınca yapılacak düzenleme vergilendirmenin esaslı unsurlarının belirlenmesine yönelik olmamalıdır… İdarenin, vergi kanunlarındaki alt ve üst sınırları belirtilmeyen istisnaların kapsamını kendi işlemleriyle belirlemesi kanunilik ilkesine aykırıdır.” (Anayasa Mahkemesi’nin 03.11.2020 tarihli ve 2016/3675 Başvuru Numaralı Kararı)
Anayasal düzeydeki bu korumanın yanı sıra, konunun pasif gelir/aktif kazanç ayrımına ilişkin boyutu, Danıştay Vergi Dava Daireleri Kurulu kararlarında da net bir kritere bağlanmış; bir gelirin pasif veya aktif olup olmadığına karar verilirken işlemin sadece ismine değil, altındaki ticari öze bakılması gerektiği hüküm altına alınmıştır. Nitekim Danıştay Vergi Dava Daireleri Kurulu’nun 15.02.2023 tarihli ve 2021/222 E., 2023/96 K. Sayılı Kararı uyarınca;
“Uyuşmazlığın çözümü, bir gelirin pasif veya aktif nitelikte olup olmadığının belirlenmesine bağlı olup, bu değerlendirmede işlemin şekline değil, faaliyetin niteliğine ve gelirle işletmenin esas faaliyeti arasındaki bağlantıya bakılması zorunludur.”
denilmek suretiyle işletmelerin ana faaliyet konuları kapsamındaki ticari sözleşmelere veya ticari avanslara dayanan ve yasal zorunluluk gereği yapılan değerlemeler neticesinde ortaya çıkan kur farkı gelirlerinin, salt muhasebesel isimlendirmesinden yola çıkılarak faaliyet dışı pasif bir gelir olarak nitelendirilmesinin hukuken ve fiilen mümkün olmadığı içtihat altına alınmıştır.
Nitekim Danıştay’ın benzer konulardaki yerleşik içtihadı da bu yönde olup kur farkı gelirlerinin değerlendirildiği tüm kararlarda; kur farkı gelirlerinin elde edildikleri işin bir unsuru olarak kabul edilmesi ve aynı kurallara tabi tutulması yönünde hüküm tesis edilmiştir:
Danıştay Dördüncü Dairesi’nin E.2002/2218 ve K.2002/2974 sayılı kararının ilgili kısmında;
“Vergi Usul Kanunu’nun 19. maddesinde vergi alacağının, vergi kanunlarının vergiyi bağladıkları olayın vukuu veya hukuki durumunun tekemmülü ile doğacağının, Gelir Vergisi Kanunu’nun 42. maddesinde de, birden fazla takvim yılına sirayet eden inşaat ve onarma islerinde kâr veya zararın isin bittiği yılda kati olarak tespit edilip tamamının o yılın geliri sayılarak mezkur yıl beyannamesinde gösterileceğinin kurala bağlandığı, anılan maddelere göre yıllara yaygın inşaat ve onarım islerinde vergi alacağı isin bittiği yılda doğacağından yükümlü kurumun elde edilen hak edişleri repo hesaplarında, döviz mevduat hesabında değerlendirerek ve devlet tahvili alarak elde etmiş olduğu faiz gelirleri ve kur farklarının inşaat isi dışında ayrı bir organizasyon sonucu elde edilmemiş olması ve bu gelirlerin isin bitiminde kâr veya zararı etkileyecek olması karsısında başka bir kaynaktan elde edilmiş gelir olarak nitelendirilemeyeceği…”
Danıştay Dördüncü Dairesi’nin 2012/2357 E. ve 2015/982 K. sayılı kararının ilgili kısmında;
“…davacı şirketin yıllara sâri inşaat isi nedeniyle elde edilen hak edişlerin bankalarda değerlendirilmesi sonrasında elde edilen faiz ve repo gelirlerinin isin bitiminde kar ve zararı etkilemesi nedeniyle inşaat islerine ait gelirin bir unsuru olarak inşaat hesabıyla ilişkilendirilerek isin bitim tarihi itibariyle beyana dahil edilmesi ve böylece vergilendirilmesi…”
şeklinde kararlar verilmiş olup bu istikrarlı yargı içtihatları açıkça göstermektedir ki; ticari faaliyet kapsamında elde edilen gelirlerden veya verilen ticari avanslardan doğan kur farkları, ayrı bir ticari organizasyon sonucu elde edilmedikleri sürece ana faaliyetin bir parçasıdır. İşletmenin esas faaliyeti aktif bir ticaret ise, bu ticaretin parasal uzantısı olan kur farkı da aktif niteliktedir ve KVK’nın 10. maddesi kapsamındaki sınırlandırmalara tabi tutulmamalıdır.
Sonuç
KVK’daki nakdi sermaye indirimine ilişkin pasif nitelikli gelir kısıtlamasının amacı; üretim, yatırım ve istihdam sağlayan aktif ticari işletmeleri değil, tamamen finansal piyasalarda rantiye geliri elde etmeye odaklanan yapıları sınırlandırmaktır.
Şirketlerin esas faaliyetlerine ilişkin sözleşmeleri, ticari borç-alacak ilişkileri veya dövizli avans işlemleri doğrultusunda tahsil ettikleri yahut uhdelerinde bulundurdukları tutarların, yasal bir zorunluluk gereği değerlemeye tabi tutulması sonucunda doğan kur farkı gelirleri, hukuken pasif nema olarak nitelendirilememektedir. İdarelerin, madde metninde açıkça sayılmayan bu kalemi salt kıyas ve genişletici yorum yoluyla pasif gelir kabul ederek indirim hakkını ortadan kaldırması, hem Anayasal güvence altındaki verginin kanuniliği ilkesine hem de yerleşik yargı içtihatlarına aykırılık teşkil etmektedir.
Bu itibarla, mali tablolarında yüksek oranda ticari kur farkı geliri barındıran şirketlerin, nakdi sermaye indiriminden yararlanırken karşılaştıkları veya karşılaşabilecekleri olası vergi tarhiyatlarına karşı; ticari organizasyonlarının yapısını, gelirlerin esas faaliyetle olan illiyet bağını titizlikle analiz etmeleri ve gerektiğinde ihtirazi kayıt müessesesini işleterek hukuki haklarını koruma yoluna gitmeleri büyük önem arz etmektedir.
Sıkça Sorulan Sorular (SSS)
Kurumlar Vergisi Kanunu kapsamında Nakdi Sermaye İndirimi nedir?
Sermaye şirketlerinin ticaret siciline tescil ettirerek nakdi olarak artırdıkları sermaye tutarları üzerinden, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) tarafından açıklanan ticari kredi faiz oranları dikkate alınarak hesaplanan tutarın belirli bir kısmının kurumlar vergisi matrahından indirilmesine olanak tanıyan yasal bir haktır.
Vergi Hukukunda Pasif Nitelikli Gelir ne anlama gelmektedir?
Pasif nitelikli gelir; kurumun esas faaliyeti kapsamında olmayan, aktif bir ticari organizasyon yürütmeksizin, emek harcamaksızın veya ticari bir risk üstlenmeksizin elde ettiği rantiye niteliğindeki gelirlerdir. (Örn: faiz, kâr payı, kira, lisans ücreti, menkul kıymet satış geliri).
Bir kurumun pasif gelir elde etmesinin nakdi sermaye indirimine etkisi nedir?
2015/7910 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı uyarınca; ilgili hesap dönemindeki toplam gelirlerinin %25’i veya daha fazlası pasif nitelikli gelirlerden oluşan kurumlar için nakdi sermaye indirim oranı %0 (sıfır) olarak uygulanmakta ve bu şirketler indirim hakkından yararlanamamaktadır.
Ticari alacak ve borçlardan kaynaklanan kur farkı gelirleri pasif gelir sayılır mı?
İşletmenin esas faaliyet konusu çerçevesinde doğan ticari bir ilişkinin ifası sırasındaki mecburi değerlemeden kaynaklanan kur farkı gelirleri, aktif ticari operasyonun kendisinden doğduğu için bağımsız bir nema geliri değil, asli ticari kazancın türevidir ve pasif gelir sayılmamalıdır.
Danıştay’ın pasif gelir ile aktif kazanç ayrımındaki hukuki kriteri nedir?
Danıştay Vergi Dava Daireleri Kurulu’nun yerleşik içtihatlarına göre; bir gelirin pasif veya aktif nitelikte olup olmadığının belirlenmesinde işlemin sadece ismine veya şekline değil, faaliyetin niteliğine ve elde edilen gelirle işletmenin esas faaliyeti arasındaki bağlantıya bakılması zorunludur.










