Ocak 22, 2026

Sebep Göstermeksizin Fesih Hükümlerinin Hukuki Sınırları

GİRİŞ 

Sözleşme serbestisi ilkesi, Türk özel hukukunun temel taşlarından biridir. Taraflar, hukuka ve ahlaka aykırı olmamak kaydıyla sözleşmenin içeriğini serbestçe belirleyebilir; bu kapsamda sözleşmeye fesih hükümleri eklenmesi de mümkündür. Uygulamada özellikle ticari sözleşmelerde, taraflardan birine “herhangi bir sebep göstermeksizin ve tazminat/cezai şart ödenmeksizin fesih” yetkisi tanındığı sıklıkla görülmektedir. Ancak bu tür hükümlerin mutlak ve sınırsız bir fesih serbestisi tanıdığı söylenemez.

Bu makalede, sebep göstermeksizin ve tazminatsız fesih hükümlerinin hukuki niteliği; 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu (“TBK”) 26. Maddesinde yer alan sözleşme özgürlüğü ile 20 ve 25. maddeleri arasında düzenlenen genel işlem koşulları, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu (“TMK”) 2. maddesinde yer alan dürüstlük kuralı ve hakkın kötüye kullanılması yasağı ve güncel Yargıtay ile Bölge Adliye Mahkemesi (“BAM”) içtihatları ışığında ele alınacaktır.

HUKUKİ ÇERÇEVE

Sözleşme Serbestisi ve Dürüstlük Kuralı Arasındaki Denge

TBK’nın 26. maddesi uyarınca taraflar, sözleşmenin içeriğini serbestçe belirleyebilir. Bu kapsamda, fesih hakkının sebep gösterilmeksizin kullanılabileceğine dair düzenlemeler de kural olarak geçerlidir. Ne var ki sözleşme serbestisi mutlak değildir. TMK’nın 2. maddesinde düzenlenen dürüstlük kuralı ve hakkın kötüye kullanılması yasağı, sözleşmeden doğan hakların kullanımını da sınırlandırmaktadır.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 26.04.2022 tarihli ve E.2019/566, K.2022/599 sayılı kararında açıkça vurgulandığı üzere; sözleşme ile tek taraflı fesih yetkisi tanınmış olsa dahi bu yetkinin dürüstlük kuralına uygun biçimde kullanılması gerekir. Kararda, fesih hakkının kullanımının karşı tarafta sözleşmenin devam edeceğine dair bir güven yaratıp yaratmadığı ve bu güvenin ani ve gerekçesiz bir fesihle boşa çıkarılıp çıkarılmadığının değerlendirilmesi gerektiği belirtilmiştir. Anılan kararda bu husus şu şekilde ifade edilmiştir:

“Her ne kadar sözleşme ile davalı tarafa tek taraflı olarak fesih hakkı tanınmış ise de, davalının bu hakkını dürüstlük kuralı çerçevesinde kullanması gerekir. Fesih hakkının açıkça kötüye kullanılması durumunda hukuk düzeninin bunu koruması mümkün değildir. Bu durumda, taraflar arasındaki ticari ilişkinin süresi ve sözleşmenin belirli süreli olduğu da gözetilerek, davalının fesih hakkını hiçbir sebep olmadan kullanmayacağı ve sözleşme ilişkisinin devam edeceği yönünde davacıda güven oluşturup oluşturmadığının, dolayısıyla fesih hakkının dürüstlük kurallarına uygun kullanılıp kullanılmadığının değerlendirilmesi gerekir.”

Bu yaklaşım çerçevesinde Yargıtay, fesih yetkisinin dürüstlük kuralına aykırı şekilde kullanılıp kullanılmadığını değerlendirirken; taraflar arasındaki ilişkinin süresini, sözleşmenin belirli veya belirsiz süreli olup olmadığını, fesihte herhangi bir somut gerekçenin bulunup bulunmadığını ve karşı tarafta meşru bir beklenti oluşturulup oluşturulmadığını esas almaktadır. Bu kriterler sebep göstermeksizin fesih hükmünün uygulanmasında temel denetim ölçütlerini oluşturmaktadır.

Buna karşılık Yargıtay bazı sözleşme türlerinde, fesih kararının somut risk veya iş gerekçeleriyle desteklenmesi hâlinde, sebep gösterilmeksizin fesih hükümlerinin hukuken korunabileceğini de kabul etmektedir. Nitekim Yargıtay 11. Hukuk Dairesi’nin 28.01.2016 tarihli ve E. 2015/2827, K. 2016/907 sayılı kararında “taraflar arasındaki sözleşmede davalı Banka’ya istediği anda hiçbir neden göstermeksizin sözleşme ilişiğine son verme yetkisinin tanındığı, davalı bankanın bu yetkiyi kullandığı, davacı şirket hakkındaki olumsuz istihbari bilgilerin buna sebep olduğu”  belirtilerek, üye işyeri–POS sözleşmesine ilişkin bir uyuşmazlıkta banka tarafından sözleşmedeki “sebep göstermeksizin fesih” hükmüne dayanılarak yapılan fesih, dürüstlük kuralına aykırı görülmemiştir.

Genel İşlem Koşulları Denetimi 

Sebep göstermeksizin ve tazminatsız fesih hükümleri, özellikle standart sözleşmelerde genel işlem koşulu niteliği taşıyabilmektedir. TBK 20. ve 25. Maddeleri arasındaki hükümler uyarınca, karşı tarafla müzakere edilmeksizin sözleşmeye dâhil edilen ve onun aleyhine dengesizlik yaratan hükümler genel işlem koşulu sayılmakta ve geçerlilik bakımından özel bir denetime tabi tutulmaktadır.

Yargıtay 11. Hukuk Dairesi, 21.11.2022 tarihli ve E.2021/4499, K.2022/8102 sayılı kararında, genel işlem koşullarının tespitinde taraf sıfatından ziyade sözleşme hükmünün niteliğine odaklanılması gerektiğini ortaya koymuştur. Karara göre, bir düzenlemenin tacirler arasında akdedilen bir sözleşmede yer alması, tek başına genel işlem koşulu denetimini bertaraf etmemekte; aksine, hükmün önceden hazırlanmış olup olmadığı, soyut ve standart bir içerik taşıyıp taşımadığı ve karşı tarafa gerçek anlamda bir müzakere imkânı tanınıp tanınmadığı belirleyici hâle gelmektedir. Bu nitelikleri taşıyan hükümler, çok sayıda sözleşmede kullanılmak üzere hazırlanmış olmaları hâlinde genel işlem koşulu olarak kabul edilmektedir.

Genel işlem koşullarının hukuki geçerliliği ise aşamalı bir denetim mekanizması çerçevesinde incelenmektedir. İlk aşamada, hükmün karşı tarafın bilgisi ve onayı dâhilinde sözleşmeye dahil edilip edilmediği değerlendirilmekte; yeterli bilgilendirme yapılmaksızın sözleşmeye eklenen hükümler yürürlük kazanamamaktadır. Bunu takiben yapılan yorum denetiminde, hükmün muğlak veya tereddüde açık olması hâlinde yorum, düzenleyenin aleyhine sonuç doğuracak şekilde yapılmaktadır. Son aşamada ise içerik denetimi kapsamında, söz konusu hükmün dürüstlük kuralı ile bağdaşıp bağdaşmadığı ve sözleşme dengesini karşı taraf aleyhine ölçüsüz biçimde bozup bozmadığı ele alınmaktadır.

Bu bakımdan, sebep göstermeksizin ve tazminat ödenmeksizin fesih imkânı tanıyan düzenlemeler, içerik denetimi sonucunda karşı taraf aleyhine ağır ve hakkaniyetsiz sonuçlar doğurduğu ölçüde geçerliliğini yitirebilmektedir. Dolayısıyla bu tür fesih hükümlerinin hukuken korunabilmesi, salt sözleşme metninde yer almalarından ziyade, sözleşme kurulurken gerçekten müzakere edilmiş olmalarına ve dürüstlük kuralı ile sözleşmesel dengeyi gözeten bir yapıda kurgulanmalarına bağlıdır.

Sürekli Borç İlişkilerinde Fesih ve Güvenin Korunması 

Sürekli borç ilişkisi doğuran sözleşmelerde fesih rejimi sözleşmenin süresine göre farklı esaslara tabi tutulmaktadır. Belirsiz süreli sözleşmelerde taraflara, karşı tarafa makul bir ihbar süresi tanımak koşuluyla olağan fesih imkânı tanınırken; belirli süreli sözleşmeler bakımından kural olarak sözleşme süresinin sonuna kadar devam edilmesi esastır. Bu tür sözleşmelerde, süreden önce feshe ancak haklı bir sebebin varlığı hâlinde, olağanüstü fesih yoluyla başvurulabilmektedir.

Yargıtay ve Bölge Adliye Mahkemesi kararlarında, özellikle uzun süre devam eden ticari ilişkilerde “güvenin korunması” ilkesinin belirleyici bir ölçüt hâline geldiği görülmektedir. Taraflardan birinin, sözleşme süresince sergilediği tutum ve davranışlarla karşı tarafta ilişkinin devam edeceğine dair haklı bir beklenti oluşturmasının ardından, herhangi bir somut gerekçe ileri sürmeksizin ani şekilde feshe yönelmesi dürüstlük kuralı ile bağdaşmayan bir davranış olarak değerlendirilmektedir. Bu tür fesihlerin, somut olayın özelliklerine göre tazminat sorumluluğu doğurması mümkündür.

Nitekim İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 45. Hukuk Dairesi’nin 14.12.2022 tarihli ve E.2020/1058, K.2022/1411 sayılı kararında “Her ne kadar taraflar arasındaki güvenlik hizmet sözleşmesinde davalıya her zaman ve sebep göstermeksizin fesih yetkisi tanınmış ise de, davalı tarafından gönderilen fesih bildiriminde herhangi bir sebep gösterilmediği, yargılama aşamasında da bu feshi haklı kılacak bir nedenin ortaya konulamadığı anlaşılmıştır. Bu itibarla, belirli süreli sözleşmenin süresi dolmadan ve haklı bir neden olmaksızın feshedilmesi hukuka aykırı olup, davacının bu nedenle uğradığı zararların tazmini gerekmektedir.” denilmek suretiyle, belirli süreli sözleşmenin süresi dolmadan ve haklı bir neden olmaksızın sona erdirilmesinin hukuka aykırı olduğu; bu tür bir fesih nedeniyle karşı tarafın uğradığı zararlar bakımından tazminat sorumluluğunun doğacağı kabul edilmiştir.

Benzer bir yaklaşım, distribütörlük, bayilik ve franchise gibi uzun vadeli ve yatırım gerektiren sözleşme ilişkilerinde de benimsenmektedir. Bu tür sözleşmelerde, tarafın ilişki kapsamında yaptığı yatırımlar, oluşturduğu müşteri portföyü ve sözleşmenin devamına yönelik meşru beklentiler göz ardı edilerek gerçekleştirilen ani fesihler uygulamada keyfi nitelikte kabul edilmekte, bu nedenle menfi zarar başta olmak üzere çeşitli tazminat taleplerine konu olabilmektedir. Nitekim Sakarya Bölge Adliye Mahkemesi 7. Hukuk Dairesi’nin 28.05.2025 tarihli, E.2024/174, K.2025/1029 sayılı kararında da uzun yıllar devam eden ve davacı tarafın ciddi yatırımlar yaptığı ticari ilişkilerde, fesih yetkisinin kullanımının dürüstlük kuralı ve ölçülülük ilkesi çerçevesinde denetlenmesi gerektiği kabul edilmiştir.

DEĞERLENDİRME VE SONUÇ 

Sebep göstermeksizin ve tazminat ödenmeksizin fesih imkânı tanıyan hükümler, Türk hukukunda sözleşme serbestisi ilkesi kapsamında kural olarak geçerli kabul edilmekle birlikte, taraflara mutlak ve sınırsız bir fesih yetkisi tanımamaktadır. Bu tür düzenlemeler; TMK’nın 2. Maddesinde yer alan dürüstlük kuralı ve hakkın kötüye kullanılması yasağı ile TBK’nın 20. ve 25. Maddeleri arasına yer alan hükümler çerçevesinde genel işlem koşulları denetimine tabi tutulmakta, somut olayın özelliklerine göre sınırlandırılmaktadır. Nitekim Yargıtay ve Bölge Adliye Mahkemesi içtihatları, sözleşmede açıkça tanınmış bir fesih yetkisinin dahi kullanım biçimi itibarıyla dürüstlük kurallarına aykırı olması hâlinde keyfi nitelik kazanabileceğini ve bu durumda fesheden taraf bakımından tazminat sorumluluğu doğabileceğini açıkça ortaya koymaktadır.

Bu kapsamda, uygulamada doğabilecek hukuki risklerin azaltılabilmesi bakımından fesih hükümlerinin sözleşme kurulurken taraflar arasında gerçekten müzakere edilerek kararlaştırılması ve bu hususun yazılı delillerle kayıt altına alınması büyük önem taşımaktadır. Fesih hakkının kullanılması söz konusu olduğunda, karşı tarafa makul bir ihbar süresi tanınması; fesih kararının, mümkün olduğu ölçüde, somut ve objektif gerekçelere dayandırılması ve bu gerekçelerin belgelendirilebilir nitelikte olması, ileride doğabilecek uyuşmazlıkların önlenmesine katkı sağlayacaktır. Özellikle uzun süreli ve yatırım gerektiren sözleşme ilişkilerinde, sözleşmenin sona ermesi hâlinde tarafların faaliyetlerini tasfiye edebilmelerine imkân tanıyacak bir geçiş süresinin öngörülmesi veya karşı tarafça sözleşmeye güvenilerek yapılmış belirli yatırımlar bakımından sınırlı bir masraf iadesi mekanizmasının düzenlenmesi sözleşmesel dengeyi koruyan bir yaklaşım olarak değerlendirilmelidir. Ayrıca fesih bildiriminin usulüne uygun, açık ve tereddüde yer vermeyecek şekilde yapılması da önem arz etmektedir.

Sonuç olarak, sebep göstermeksizin fesih hükümlerinin sözleşmelere eklenmiş olması, bu hükümlerin her durumda hukuken korunacağı anlamına gelmemektedir. Bu tür düzenlemelerin geçerliliği ve fesih işleminin hukuki sonuçları, fesih hakkının dürüstlük kuralı ile bağdaşır biçimde kullanılıp kullanılmadığına göre her somut olayda ayrıca değerlendirilmekte; sözleşmesel yetkinin kullanım tarzı, uyuşmazlığın kaderini belirleyen temel unsur hâline gelmektedir.

Yazarlar

Nigar Guliyeva

Nigar Guliyeva

Kıdemli Avukat

Ayşenur Turan

Ayşenur Turan

Avukat